Kütüphaneden Akademi’ye
1941 yılının Mayıs ayında Süheyl Ünver ailesiyle birlikte Kütahya’ya geldi. Tabii ki ilk durağı da Vahid Paşa Kütüphanesi oldu. Kütahya’ya ilk gelişi değildi. 10 yıl önce şehrin çeşmelerini, camilerini, medreselerini tespit edip kitabelerini okuyarak Kodak marka makinesiyle fotoğraflarını çekmişti. Germiyanoğulları devrinde inşa edilen Yakup Çelebi Külliyesi de Ünver’in özellikle ilgilendiği yapılardan biriydi. Dönüşte hemen bir makale kaleme alacaktı. Tabii tarihî Türk evlerini gezerek iç süslemelerini kaydetmeyi de ihmal etmemişti. Ayrıca burada usta saatçi Mustafa Efendi ile tanışarak onun yaptığı saatleri tespit etti.
Bu ikinci gelişinde de Kütahya’ya dair yeni keşifler yapmak yeni insanlar tanımak vardı aklında. Soluğu 19. yüzyılın başında Reisülküttab Mehmed Emin Vahid Paşa’nın kurduğu, binlerce yazma ve matbu eski harfli kitapları ihtiva eden kütüphanede aldı bu yüzden. Önüne yazma kitapları yığmış, teker teker elden geçiriyor arada da kütüphanenin müdürüyle konuşuyordu. O esnada ziyaretine Belediye Reisi gelince kendisini ‘Akademi hocalarından’ diye takdim etti. Tesadüfen karşı masada bir şeyler yazmak üzere oturan gencin “Akademi” kelimesini duyar duymaz gözleri parladı. Geçen sene giremediği okula bu hoca vasıtasıyla pekâlâ girebilirdi. Dışarıda kütüphane müdürünü yakalayıp Kütahya’ya yolu düşen bu Akademi hocasına kendisinden bahsetmesini rica etti.
RESSAM AHMET’İN HAYALİ
Ahmet Yakupoğlu, daha ilkokula gitmeden evvel resim yapmaya başlamıştı. Evde geceleri annesinin okuduğu Muhammediye, Battalname gibi kitapların resimlerine ilgiliyle bakıyordu. Resme dair ilk derslerini de babasından almıştı. Ortaokul sıralarına geldiğinde o artık arkadaşlarının ve öğretmenlerinin arasında “Ressam Ahmet” diye anılıyordu. Liseden sonra da tek hedefi vardı: Akademi’de resim eğitimi almak. 20. yüzyılın ilk yarısında bir Anadolu şehrinde, Kütahya’da bir genç ressam olmak istiyordu. Liseyi bitirdiğinde hemen İstanbul’un yolunu tuttu ama çok istediği halde Akademi’ye kaydını yaptıramadan memleketi Kütahya’ya dönmek zorunda kaldı.
“BÖYLESİNE RASTLAMADIK”
Şimdi şehirlerine gelen “Akademi hocalarından” bu beyefendi kendisine yardımcı olabilirdi. “Yaptığı işleri bir getirsin göreyim” demesiyle daha önce yaptığı ne kadar resim varsa getirip Ünver’in önüne serdi. Bundan sonrasını Yakupoğlu’ndan dinleyelim:
“Otur bakalım, dedi ve bir kitap açtı, oku ve ne anlıyorsan resimlendir… Zannederim Kütahya’nın Sarıkız efsanesiydi; kâğıt, kalem, yapıp verdim. Bir de namazgah tarif etti, onu da yaptım… Ben gidinceye kadar buradan ayrılma, diyerek alakasını gösterdi, tanışma o tanışma.”
Ertesi gün Ünver, vali ile görüşerek “Biz Akademi’de bile böylesine rastlamadık” dediği Yakupoğlu’nun eğitimi için 250 lira gibi bir tahsisat da çıkarttı.
Böylece Ahmet Yakupoğlu, Süheyl Ünver’in desteğiyle 21 yaşında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde Feyhaman Duran Atölyesi’nde eğitimine başladı. Yıllar sonra bu günleri hatırlayıp şöyle diyecekti: “Allah murat ederse kuluna, işte Süheyl Bey’i bir bahaneyle Kütahya’ya getirtir ve Ahmet kulunu da alır İstanbul’a gönderir.”
Artık hayallerine kavuşmuştu, dahası yeni okuluyla birlikte yeni bir aileye de. Zira Ünver ailesinin bir ferdiydi artık bu yetenekli delikanlı.
Evet, yetenekliydi hem de çok: Bir yıl sonra, yaz tatilinde yaptığı resimlerle okula döndüğünde hocası Feyhaman Duran otuz beş resim arasından seçtiklerini gösterip “Bu 15 resimle bugün, Paris’te dahi sergi açabilirsin” diyecekti.
20. YÜZYILIN LEVNİ’Sİ
Akademi’yi bitirip Kütahya’ya dönmek üzere Süheyl Hoca’nın elini öpmeye gittiğinde, “Ahmed! Sen bizden mezûn oldun. Hayatta canın ne isterse onu yapmaya mezûnsun… Bir tek şey yasak: Siyasete girmeyeceksin!” demişti.
O da öyle yaptı: Memleketine gitti ve Süheyl Ünver üzerinden tanıdığı Hoca Ali Rıza ekolünün bir temsilcisi olarak başta İstanbul ve Kütahya olmak üzere Anadolu şehirlerinin eşsiz manzara resimlerini bize armağan etti. 5 bine yakın eseri bugün hem sanat değeri hem de şehir tarihi çalışmalarında belge hüviyeti taşıması açısından paha biçilemez. Ayrıca Nasreddin Hoca’nın fıkralarıyla Hz. Mevlana’nın hayatından sahneleri minyatürle resmetti. Sanat tarihçisi Prof. Nurhan Atasoy’un tabiriyle o “20. yüzyılın Levni’si”ydi.
Sadece resim de yapmadı: Halil Dikmen’in talebesi olarak kırka yakın neyzenin yetişmesini sağlayarak Kütahya’nın “neyzenler beldesi” şeklinde anılmasını sağladı. Kütahya’daki tarihi eserlerin restore edilmeleri için çabaladı. 14. yüzyılda inşa edilen Vacidiye Medresesi’nin müze olarak kullanılmasında ve düzenlenmesinde rol aldı. Kütahya’da 20 bin dönümden fazla arazinin çam korusu haline gelmesine önayak oldu. Tam bir Türk evi kimliği taşıyan hanesinde Kütahya’ya gelenleri ağırladı.
ÇİNİLİ CAMİİ’YE NE OLACAK?
1973 yılında şehre hakim bir tepede, babasından miras kalan arazi üzerine bir cami dahi inşa ettirdi. Projelendirilmesinden süsleme programına kadar her aşamasıyla bizzat ilgilendi ve ortaya Kütahya’ya gelenlerin ziyaret edemeden geçemeyecekleri özgün bir eser çıktı: Çinili Camii. Mazisi sadece 40 yıl öncesine gitse de Kütahya’nın sembolik yapılarından sayılan cami zemin kayması nedeniyle 5 yıldır ibadete kapalıydı. Caminin güçlendirilip ibadete açılması beklenirken yakınlarda verilen yıkım kararı kafaları karıştırdı ve haklı tepkilere sebep oldu.
1950’li yıllarda bir gün Aksaray’da Muratpaşa Hamamı’nın yıkıntılarını fotoğraflamaya gittiklerinde hocası Süheyl Ünver, gördüğü manzara karşısında şaşkın ve acı ile “İstanbul sizlere ömür, Ahmet” demişti sevgili talebesine.
Umarım bu yıkım kararıyla biz de “Kütahya sizlere ömür” demeyiz.
