“TERÖRSÜZ TÜRKİYE” SÜRECİNİ NEDEN DESTEKLEMELİYİZ?
22 Ekim 2024 Salı günü partisinin grup toplantısında konuşan Muhterem Dr. Devlet Bahçeli’nin; “Abdullah Öcalan gelsin, DEM Parti grubunda konuşsun ve örgütü feshettiğini açıklasın ve akabinde umut hakkında yararlanma hakkı doğsun.” minvalinde gelişen konuşması, başta meclis (TBMM) koridorları olmak üzere tüm Türkiye’de yankılandı. Öncelikle şaşkınlıkla karşılanan bu sözler, hemen akabinde diğer siyasi partilerin Genel Başkanları tarafından desteklenince (CHP ve DEM Parti), bir umut ışığı doğduğu görüldü. İlerleyen süreçte önce Suriye’de rejim değişikliği olması akabinde Suriye’de mukim bulunan YPG/PYD unsurlarının yeni rejimle temasları “Terörsüz Türkiye” kavramı konusunda ne kadar haklı bir açılım yapıldığını ispatladı. Yıl içerisinde önce MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin rahatsızlığı ve ameliyatı ve akabinde İmralı heyetinde yer alan DEM Parti milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in rahatsızlığı ve vefatı sürecin ve aşama kaydedilmesinin önüne geçse de, Haziran ayı ile birlikte süreç yeniden hız kazandı ve önce örgütün kendisini feshettiğine dair kongre kararı ve akabinde sembolik silah bırakması kayıtlara geçti.
Süreç boyunca yaşananlara baktığımızda, meclis içerisinde yer alan partilerden sadece İYİ Parti’nin doğrudan sürece karşı olduğu ve yapılacak olan komisyon çalışmalarına üye vermeyeceği açıklandı. Başta ana muhalefet partisi CHP olmak üzere diğer siyasi partilerin (mecliste tek milletvekili ile temsil edilen bazı partiler hariç) ise sürece ciddi destek oldukları görüldü. “Terörsüz Türkiye” sürecinin bir pazarlık ya da alışveriş görüntüsü vermemesi ya da bir kazanan kaybeden görüntüsünden yola çıkmaması büyük bir kazanım olarak önümüzde durmaktadır.
Peki, Terörsüz Türkiye sürecini neden desteklemeliyiz? Türkiye’nin terörle mücadelesi özellikle silahlı eylemlerin başladığı 1984 yılından beri takriben 41 senedir devam etmektedir. Bu süreçte yaşanan can kayıpları, şehitler, gaziler ve sivil kayıpların yerini doldurmanın mümkün olmadığı gibi harcanan milyarlarca doların da ülke hazinesinde nasıl bir boşluk yarattığı ortadadır. En kötü barışın en iyi savaştan iyi olduğu bir dünyada, silahların susması ve “müzakere ya da süreç” sonucu silahsız bir dönemin başlaması herkes için en iyisidir.
Ülkemizde yaşanan anti-demokratik olaylar, yargının siyasallaşma iddiaları ya da AİHM kararlarında sürekli mahkumiyet alınmasına yol açan siyasi olayların Terörsüz Türkiye süreci sonunda atılacak kanuni adımlar ve yasal düzenlemeler ile sona erecek ümidini vermesi de kayda değerdir.
31 Temmuz 2025 tarihi itibariyle TBMM’nin % 90 oranında temsil edildiği doğal olarak da halkımızın oy tercihlerinin tamamına yakınının masada olduğu bir komisyonun kurulması ve nitelikli çoğunlukla kararlar alacak olması da ülkemizde demokrasinin geleceği ve siyasi krizlerin son bulması adına büyük önem taşımaktadır.
Uzunca bir süredir devam eden ve muhalefet belediyeleri üzerinde bir kılıç gibi sallanan kayyum uygulamalarının kaldıracağına dair bir umut belirmesi ve meclis komisyonunun bu konuda icracı komisyonlara tavsiye kararlarında bulunacak olması da yerel yönetimlerin demokratik geleceği açısından büyük önem taşımaktadır.
Başta AB olmak üzere tüm demokratik çerçevelerde her defasında eleştirilen Terörle Mücadele Kanunu’nun yeniden ele alınması ve özellikle “örgüt üyeliği” kavramının belirgin ve somut hale gelecek olması en azından komisyondan bu yönde beklenti olması da büyük önem taşımaktadır. Terörle mücadele kanununda yapılacak değişikliklerle herkesin potansiyel terörist damgası yemesinin önüne geçmek sadece demokratikleşme açısından değil, ülkemizin sosyal ve ekonomik açıdan refahı anlamına da gelmektedir.
Suriye ve Irak’ta yaşanan iç siyasi gelişmeler göz önüne alındığında, ülkemizde Türkler ve Kürtlerin bin yıllık birlikteliğini artık yasal düzenlemeler ile kalıcı hale getirmenin bir zorunluluk olduğu görülmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan Kürtler ile birlikte, Suriye ve Irak Kürtlerinin de Türkiye ile dostane ve iyi ilişkiler kurması sadece bugünün değil geçmişten geleceğe hiç değişmeyen bir idealdir. 1990’lı yıllarda dönemin Cumhurbaşkanı (merhum) Turgut Özal’ın Irak Kürtlerine sahip çıkması ve geleceklerinde rol almak istemesi hafızalarda yer almaktadır.
İsrail-İran arasında yaşanan çatışma ve akabinde İsrail’in Suriye’nin başkenti Şam’da hedef aldığı resmi konutlara dönük saldırısı, Türkiye’nin bölgede söz sahibi olabilmesi ve siyasi ve askeri olarak güçlü görünmesi için siyasi sorunlarını bitirmiş ve iç barışı sağlamış olmasını gerektirmektedir. Gazze başta olmak üzere insani kriz yaşanan diğer tüm bölgelerde Türkiye’nin bir arabulucu ya da rol model olması zaman zaman gündeme gelmektedir. Bunun en temel yapı taşı, hepimizin bir ucundan tutarak destek olmak zorunda olduğumuz Terörsüz Türkiye sürecinin başarıya ulaşmasına bağlıdır.
Öyle ki; Terörsüz Türkiye bir parti ya da bir ittifak projesi değil, bu milletin on yıllardır beklediği ve istediği bir süreçtir. Bir pazarlık ya da alışveriş görüntüsünden uzak ve demokratikleşmeyi esas alan bir sürecin yararı sadece birkaç parti ya da bir ittifak lehine gelişmeyecek, bu sürece destek veren tüm siyasi aktörleri etkileyecektir. Bu süreç neticesinde yapılacak olan yasal düzenlemelerin komisyon aşaması ve akabinde meclis genel kurulunda görüşülmesi ile yasalaşacak olan düzenlemelerin tüm siyasi partiler eliyle yapılacak olması, herhangi bir siyasi fatura ya da itham olayını da bertaraf edecektir.
Terörle mücadele kanununda değişiklik, Türk ceza kanunu ve İnfaz kanununda değişiklik başta olmak üzere Türkiye’nin kanayan bir yarası olarak önümüzde duran KHK meselesinin de bu süreç sonunda bir düzenlemeye bağlanacağına dair ümitler bu sürece olan desteği iyice artırmaktadır. En son 1974 yılında çıkan genel aftan bu yana herkesi kapsayan ve adil ve eşit olan bir affın çıkmamış olması, cezaevlerinde yatan tutuklu ve hükümlülerin sayısının cezaevi yatak kapasitesinin % 50 üzerinde olması, uzun yargılama süreçleri ve denetimli serbestlik yükümlülüklerinin ağırlığı göz önünde bulundurulduğunda, komisyonun önünde duran en önemli konulardan birisinin de “Genel Af” olacağı aşikardır. Öyle ki; TBMM’nin Ekim ayında açılması ile birlikte önüne gelmesi gereken ilk yasal düzenleme bu olmalıdır, “taciz, tecavüz ve çocuğa ve kadına işlenen suçlar” hariç bırakılmak üzere eşit ve adil bir genel af başta cezaevinde onlarca yıldır yatan muhalifler ve KHK lılar olmak üzere diğer tüm kader mahkumlarını memnun edecek ve ülkemizin demokratik sicili adına yeniden bir başlangıç olacaktır.
İşin siyasi boyutu bu halde olmakla birlikte, gelecek kalıcı barış ve terörden arındırılmış olan ülkemizde turizm ve ticaretin ne denli ivme yakalayacağı da aşikardır. Hakkari’den Edirne’ne ye kadar tüm ülkemiz onlarca eşsiz kültür ve turizm harikasına sahip olmasına rağmen başta terör nedeniyle bu güzel imkânları bunca sene kullanamadı, başta doğu ve güneydoğu olmak üzere turizmin getireceği canlanma ülkemizin sadece demokratik değil aynı zamanda ekonomik olarak da çağ atlamasına vesile olacaktır.
Terörsüz Türkiye sürecine başta bu sebepler olmak üzere, onlarca detaylı sebebe binaen tüm siyasi partiler ve tüm halkımız sahip çıkmalıdır. Öyle ki; bu sürecin akamete uğramasına sebep olanlar ya da karşısında durarak süreci sabote etmek isteyenler bu kez tarihsel yükün altından kalkamayacaklardır. Tarihte yaşanan barış süreçlerinin başarısız olması bir kötü örnek olarak önümüzde durmak yerine bir tecrübe olarak önümüzde durması hepimizin lehinedir.
Unutmayın, kazanan hepimiz, tüm halkımız ve ülkemiz olacaktır. Türkler ve Kürtler arasında bir sorunun olmaması ve yasal tüm düzenlemelerin yapılması bu sürecin tabi sonucudur. Terörsüz Türkiye hepimize hayırlı olsun, artık önümüze bakıyoruz diyeceğimiz günler yakındır.
Ali İzzet KEÇECİ
