Добавить новость
103news.com
World News in Turkish
Май
2025

Kitap kahramanlarına mektup

0

Kitapla nasıl bir bağ kurarız? Okumayı, yazmayı nasıl sevdik? Herhâlde bir genelleme yapacak olursak ilkokulu okumayı öğrenmekle geçirdiğimizi, ortaokul ve lisenin ise kitapla farklı bağlar kurmaya başlattığını söyleyebiliriz. Peki bu hikâyenin farklı biçimleri olamaz mı? Elbette mümkün. Ancak sonuç değişmiyor. Onu ya sevmiyor, alışamıyor, hayatımıza alamıyoruz ya da baş tacı edip, tüm yaşamı onun etrafında kurgular hâle geliyoruz. Tam burada belki Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şu sözünü de hatırlamak gerek: “Yalnız okuyucu olmayı ne kadar isterdim. Edebiyatın zevkini onlar çıkarıyorlar.”

Edebiyatın zevkine yeni vardığımız genç yaşlarda, kitaplarda, sayfaların arasında karşılaştığımız kahramanların hayatımıza unutulmaz izler bıraktığını söylemek, şaşırtıcı olur mu? Peki o kahramanlarla bugün karşılaşsak, onlarda neler görürüz, ne hakkında konuşmak, dertleşmek isteriz? Hâlâ onlara yakın hisseder miyiz?

Bu sorunun peşine düşerek, gençlikle anılan mayıs ayında “ilk gençliğin kitap kahramanları”yla bir buluşma ayarladık. Genç yazarlar, yani edebiyatımızın taze kalemleri, ilk kitabını veya kitaplarını okurla buluşturan yeni soluklar “ilk gençliklerinin kitap kahramanlarına mektup” yazdı… Engin Elman Gogol’un Akakiy Akakiyeviç’ine, Erva Kara Çalıkuşu’nun Feridesi’ne, Eyüp Taşçı bir Mustafa Kutlu kahramanı olan Kunduracı Kerim Usta’ya, M. Fatih Kutlubay Gabriel Garcia Marquez’in Kırmızı Pazartesi’sinden Santiago Nasar’a, Gülnaz Eliaçık Yıldız Halid Ziya Uşaklıgil’in Nemide’sine, Gülsüm Uysal Cengiz Aytmatov’un Beyaz Gemi’sinin Çocuk’una, M. Tuğrul Çolak Üç İstanbul’un Adnan’ına, Asude Akman Sönmez Gurur ve Önyargı’nın Elizabeth Bennet’ına, Ayşe Nur Biçer ise Reşat Nuri Güntekin’in Bir Kadın Düşmanı romanındaki Homongolos Ziya’ya... Bu mektuplar, ilk gençliğimizin kahramanlarıyla bir yüzleşme mahiyeti de taşıyor. Şimdi gelin, o özel mektupları okuyalım…


İnsan en çok çocukken yaralanıyor Ako Abi

Engin Elman

Sevgili Akakiy Akakiyeviç

Muhtemelen seninle aynı mahallede yaşayıp büyüseydik sana Ako Abi derdik. Senin mahrumiyet devrinin tesirleri bizim çocukluğumuza kadar geldi. Yıkılan imparatorluklar, değişen rejimler, dönüşen toplumlar, didişen insan sınıfları, çatışmalar, savrulmalar, ayrılmalar, kavuşmalar… Coğrafi kaderlerimiz nasıl da benziyordu birbirine. Doksanlı yıllarda şehirlerimizde Rus pazarları kurulurdu. Alet edevat tezgâhlarının içinde metal, pas ve çamur kokusuyla harmanlanan çocukluğumuz... Kıtlık, kıran girmişti dünyanın böğrüne. Hayat derin bir mahrumiyetle sınıyordu insanlığı. Sokak lambalarından bile mahrumduk. Penceresiz kaldım anne diyordu protest sanatçı bir de Saçlarına yıldız düşmüş koparma anne… Şarkıları bir kez daha dinlemek için pilleri dişlerimle ezmekten tut, sobanın üzerine pilleri koyup kendimce şarj etmeye çalışmak kadar garip yöntemler bulmuştum Ako Abi. Hatta sobanın üstünde piller patlamış ve acemiliğin kurbanı bile olmuştum. Öncelikle seni kitaplardan değil, kendi mahrumiyetimizle yoğrulmuş Rus pazarlarındaki o çamur, metal ve pas kokusuyla tanıdık Ako Abi. Sonra bütün insanlar gibi biz de seni kitaplardan okuduk. Bizden biriydin. Bizimle yaşayan bir tarafın vardı. Çocukluğumuzun zemheri soğuklarında gördüğümüz paltolu adamlar, sokaklara hep senden izler bırakıyorlardı. Sait Faik’in Birtakım İnsanlar’ında senin ızdırabını iliklerime kadar hissetmiştim. Kitaplarda karşılaştığım seninle akrabalıklar olduğunu hissettiğim ne varsa, kim varsa önüme iki şey çıkarıyordu: Eksiklik ve mahrumiyet duygusu. Şairin bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm dediği şey tam da buydu. Hayatımızın içinde görünüp kaybolan bir gölge gibiydin Ako Abi. Üzerine palto geçirmiş bir Kafka portresi daima seni hatırlatıyordu. Bana göre sen Kafka’nın ta kendisiydin. Senin çevrenden gördüğün baskılar, eziklikler, yok sayılmalar, adam yerine konulmama muamelelerini Kafka bizzat babasından görüyordu. Daha sahici, daha gerçek, daha katı bir şekilde hem de… Seninle alay eden, seni değersiz gören, küçümseyen insanlar bizim hayatımızda da hiç eksik olmadılar. Şükürler olsun benim babamla aram çok iyiydi. Babamla iyi anlaşıyorduk, kitaplara düşkün olduğum için de bana saygı duyuyordu. Freud denen adamın tezini, hipotezini tefe koymuştuk yani. Ama beni başka insanlar çok yaraladı, çok eksik bıraktı Ako Abi. İlkokulda mendilim olmadığı için öğretmenimden yediğim tokadı, okul bahçesinde sırf top oynadığımız için yediğimiz sopaları unutamıyorum Ako Abi. Şimdi zamanı geri alabilsek bunların yaşanmamış olmasını, çocukluk belleğime hiç işlenmemiş olmasını çok isterdim. İnsan, en çok çocukken yaralanıyor. Sonra içine dönüp baktığında aşamadığı çok şey oluyor. O yüzden sana tutundum Ako Abi, dönüp dolaşıp tekrar okudum seni. O basit ve sıradan hayatın, benim için duygulu ve anlamlı bir sığınaktı. Ortak bir kaderimizin olması, avunma sebebim oldu belki de…

Ortaokula geçtiğim zaman babam bana bir ceket alınca ben de senin gibi çok sevinmiştim. Hayatımda ilk defa ceket giymek çok farklı bir duyguydu. Kendimi saygın, önemsenen bir çocuk gibi hissediyordum. Üç yıl o ceketle idare ettim. Annem işlemeli çeyizlik mendillerden koyardı ceketimin cebine. Bir pazartesi günü el, parmak ve tırnak temizliği kontrolünde mendilimi cebime koymayı unutmuştum. Sonra öğretmenin o haşin, acımasız tokadı kıvılcımlar çıkardı yüzümde. O el ömür boyu kirli kaldı artık. Ne yaparsa yapsın temizleyemez o elini. Bir çocuğun kalbini kıran Kabe’yi inşa etse de abad olamaz. Neyse Ako Abi konuyu dağıttığımın farkındayım. Sonra ben yaz tatillerinde terzi olan amcamın yanında çalışmaya başladım. Kumaş kokuları ve arabesk şarkılar hücrelerimize kadar işliyordu. Karadenizli bir makinacı ustaya çıraklık ediyordum. Özenle ve düzenle dikiyordu kumaşları. Jest ve mimikleri makinayla çok uyumluydu. Burnunun ortasında adeta Palandöken dağı gibi bir çıkıntı vardı. Metreyle ölçülecek gibi değildi. Sürekli burnuyla ilgili şakalar yapardı. Hala şakalarını hatırlayıp gülümsüyorum. Çok sevimli ve sempatik biriydi. Tanısan senin de ona kanın kaynardı Ako Abi. Nasıl bir kaderdir anlayamıyorum. Palto, Burun, kumaş, koku, mahrumiyet bunların hepsinin gelip benim hayatıma dokunması sence de bir tesadüf olabilir mi? Seni tanıdığımdan beri okuduğum, yazdığım şeylerde senden bir paye olduğunu itiraf ediyorum. Ben hala seni ilk okuduğum anda nasıl büyülendiğimi, neler hissettiğimi çok net hatırlıyorum. Biraz da senin olduğun yerden bakıyorum hayata.

Bugünleri görmeni istemem Ako Abi. Biz büyüdükçe dünyanın kaypaklığı daha sert çarpıyor yüzümüze. Hasılı senden sonra dünya daha iyi olmadı. İmkânlar çoğaldı, müreffeh hayatlara ulaşıldı. Ama insanlık bugün daha huzursuz, daha azgın, daha kudurgan bir hâlde. Bilim, sanat, edebiyat, müzik, yazı, çizi, akademi vs. hiçbir şey insanın kirliliğine çare olamıyor. Kötülük daha çok görünür oldu. Zulüm daha çok yaygınlaştı. Mazlumlar bugün hala katlediliyor. Bütün insanlığın gözü önünde çocuklar yok ediliyor. Ve biz duyguları felç olmuş sanal oyuncaklar gibi vahşeti seyredip duruyoruz. Bence bugünleri görmediğine şükredersin Ako Abi. Senin nice yazar çizeri cebinden çıkardığını söylüyorlar, ben de çeyizlik bir mendil gibi seni hep cebimde taşıyorum. Bunu bilmeni isterim Ako Abi…


Sen anlatmasaydın, biz bilemeyecektik

Erva Kara

Sevgili Feride,

Seni ilk kez tanıdığımda küçük bir şehrin kütüphanesinden ödünç aldığım soluk sayfaların arasındaydın. Elimde tuttuğum Çalıkuşu isimli kitapta bir öğretmendin sen, ama bana daha çok bir yoldaş gibi göründün. Belki abla, belki sırdaş… En çok da aynadaki bir ihtimaldin. Ne zaman başımı okuduğum cümleden kaldırıp pencereden dışarı baksam, sanki o camın ardında sen yürüyordun. Saçlarını rüzgâra bırakıp uzaklara gidiyordun…

Henüz ne olmak istediğimi bilmediğim bir yaştaydım. İçimde bir yerlere sığmayan bir kırgınlık vardı, bir öfke, bir suskunluk. Kadın olmakla kız çocuk olmak arasındaki o belirsiz eşikte sallanıyordum. Okuduğum çoğu kahraman ya kurtarılıyordu ya da kendi yolunda yürümekten vazgeçiyordu. Ama sen vazgeçmeyi hiç bilmedin. Öğretmen oldun, sevdin, terk edildin, ağladın, ama yoluna devam ettin. Seninle birlikte ben de ayağa kalktım. Belki de ilk kez bir kadın karakter özneydi; sahici, eksik, arızalı, tutkulu ve inadına yaşayan biriydi. Bu yüzden seni sevmek kolay olmadı — ama gerçekti.

Yıllar sonra, öğretmen olarak ilk atandığımda, Dicle Nehri’nin kıyısındaki bir köyde sınıfımın kapısını açtım. Ne zaman o coğrafyanın sessizliğine ve çocukların gözlerindeki derinliğe baksam, sen geldin aklıma. Bir roman kahramanının gerçek bir öğretmene dönüşmesi gibi. O zamanlar öğrencilerim hikâyeler yazdığında, her satırlarına büyük bir özenle dokundum. Onların cümlelerinde kendimi, seni, geleceğin bir başka Feride’sini görmeye çalıştım. Belki de bu yüzden yazmak hiç bitmedi.

Çünkü sen anlatmasaydın, biz bilemeyecektik. Bir kadın anlatmazsa ne olurdu, bir kadın sesini yükseltmezse kim duyardı onu? O yaşta bunları böyle adlandıramasam da senin hikâyenin bende açtığı boşluğa, kalemle doldurulacak bir alan gibi bakmaya başladım. Sonra defterlerim çoğaldı. Yazdıkça yazdım. Kimi zaman senin gibi yola çıkma isteğiyle, kimi zaman olduğu yerde sıkışıp kalan kadınların sesiyle. Ama hep seni anımsayarak. Yazdıkça fark ettim ki ben, senin bıraktığın yerden devam eden bir cümleydim aslında.

Seni şimdi yeniden okusam belki başka şeyler de görürüm. Eleştiririm, sorgularım, ama sevgim eksilmez. Çünkü seninle tanışmak, sadece bir roman kahramanıyla karşılaşmak değil, kadınlığın gölgesinden geçip ışığına ulaşmaktı. O yüzden bu mektup yalnız sana değil; aynı zamanda gençliğime, yazma arzuma, korkularımla savaşan hâlime ve o ilk ilham kıvılcımına yazılmış bir mektup.

Şimdi bir kız çocuğu büyütüyorum Feride. Bazen ona bakarken senin gibi bir hikâyenin içinde mi yürüyor diye düşünmeden edemiyorum. Bir gün eminim o da Çalıkuşu’nu eline alacak ve seninle tanışacak. Belki senin inadını, özgürlüğünü, incinmişliğini okurken kendi kalbinin nabzını duyacak. Belki de o an, seninle benim aramda kurulmuş olan köprünün bir ucunu o da tutacak. O zaman anlarım ki sen sadece bana değil, bizden sonrakilere de ses olmuşsun. Ve ben bu sesi ona ulaştırabildiğim için biraz daha hafiflerim.

Geçenlerde bir hikâye yazma yarışmasında birinci oldu. Elinde kalemi, gözlerinde ışıltılı bir heyecanla sahneye yürürken, yıllar önce seninle karşılaştığım o ilk ânı düşündüm. Demek ki yazmak yalnızca benimle kalmayacaktı. Bir kıvılcım senden bana, şimdi benden kızıma geçti. Ve belki bir gün o da kendi hikâyesini anlatırken, ardında bizim gölgemizi taşıyacak.

Biliyor musun, yıllar sonra bir kitap yazdım ben de. Sonra İşte Uyandım adını verdim kitabıma. İçinde kendi uykularımdan, kendi uyanışlarımdan, bazen de senin o yalnız ama kararlı adımlarından izler var. Belki seninle başlayan o iç ses, zamanla kendi sözcüklerime dönüştü. Şimdi o kitap birilerinin ellerinde dolaşıyor. Kim bilir, belki bir başka genç kız, sayfaları çevirirken sende bulduğum o gücü bu kez benim hikâyelerimde bulur. İşte o zaman anlarım ki bu yolculuk elden ele ulaştırılan bir kalemin yolculuğudur.

Teşekkür ederim Feride. Kalemimin ucundaki ilk kıvılcım senin inadınla tutuşturuldu. Şimdi hâlâ yazıyorsam, bunda senin payın büyük. Belki ben de bir gün, bir başka genç kızın penceresinden geçerim. Saçlarımı rüzgârda uçuşturarak, kalbimde bin bir hikâyeyle.

Sevgilerle,

Bir zamanlar seni okuyan o kız ve hep yazının yolcusu Erva Kara.



Kunduracı Kerim Usta’ya mektup

Eyüp Taşcı

“Sen ve yağmur. Başa dönemezsiniz. Öyle bir yol yürüdünüz ki ancak dönüş yolunu yok ederek gelebilirdiniz inişiniz bir iniş olurdu başa dönmemecesine. Yağmur yalnız yağarken yağmurdur sen yalnız senken sensin burada kalamazsın ve başa dönemezsin.”* Çocukluktan gençliğe geçtiğim yıllardı. Belleğimden hiç silinmeyen bir manzara vardır. Babam orta hâlli bir esnaftı ve zamana göre maddi durumu da gayet iyiydi. Babamın bir gün eve elinde çöp kartonlarla geldiğini gördüm. “Baba sen bunları neden toplayıp getirdin?” diye sorduğumda, dernekte okuyan gençlerin masraflarını karşılamak maksadıyla yaptığını söyledi. Derneğin mütevellisi olan kerli felli adamlar ki bunların içinde çok varlıklı olanları da vardı, işi gücü bırakıp kâğıt topluyorlar ve bu şekilde okuyan talebelere ve dernek faaliyetlerine gelir sağlıyorlardı. Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin bu gönülden yapılan fedakârlık aklımda kaldı. İlerleyen yıllarda samimiyete ve dava adamlığına örnek olarak anlattım her yerde. Daha sonraki yıllarda ictimai hayatta elde edilen başarıların tohumu, nüvesi bu anlayıştı. Liseden üniversiteye geçtiğimiz yıllar zor dönemlerdi. İyi bir sıralama ile kazandığım fakülteye okulun başladığı ilk gün koşa koşa sabahın sekizinde gitmiştim. Ama gördüğüm manzara bende tam bir şok etkisi yaratmıştı. Okulda başörtüsü yasağı bu sene uygulanmaya başlanmıştı ve tüm talebeler okulun önünde eylem yapıyorlardı. Bu yasağı protesto ediyordu herkes. Okulun dekanı yasağı uygulamam diyerek istifa etti. Bizler de devamsızlık sınırına kadar derslere girmeyip eyleme katıldık. Okula gelmiştim ama gazeteciler, polisler tuhaf bir ortam vardı. Ve yine o mesele karşımdaydı: dava. Bu tuhaf dönemlere denk gelen öğrencilik yıllarımı düşünürken Aydın Hocam gelir aklıma. Okulun felsefe asistanlarından Aydın Hoca. Beş kişilik bir gruptuk, bizi karşısına aldı kantinde. O zamanlar hocalarla oturmak bile heyecanlandırıyor bizi. Bu beş kişilik grupta ortak olan tek duygu belki umutsuzluk ve karamsarlıktı. Aydın Hoca, okulun birinci sınıf talebeleri olarak bize dedi ki: “bakın gençler gösterilen hiçbir emek ve gayret boşa gitmez. Hele ki siz bu şartlar altında ilim için gayret ediyorsunuz emin olun hepiniz çok iyi yerlere geleceksiniz ve korkmayın asla aç kalmayacaksınız.” Dediği gibi de oldu o beş kişiden üçü doçent oldu sonradan. Devam eden yıllarda kütüphanede çok vakit geçirdim. O dönem okuduğum kitaplardan biri beni acayip bir yerden yakalamıştı: Ya Tahammül Ya Sefer. Mustafa Kutlu’nun kaleminden hayat bulan bu hikâye aslında beni, bizi anlatıyordu. Bizler Anadolu’dan büyükşehirlere göç eden ve buralarda tutunmaya çalışan ailelerin çocuklarıydık. İkinci kuşak. Ve birinci kuşak çok yoksulluk çekerek büyümüş bize nispeten o yokluğu göstermemeye çalışmıştı. Bizleri okutmak ve okuyan nesillerle beraber horlandıkları bu şehir hayatında kendi değerleriyle var olabildikleri bir hayat düzenini tesis etmek istiyorlardı. Bu ilk kuşak hikâyede “Kunduracı Kerim Usta” ile hayat buluyor ve aslında onunla başlıyordu kitap. Memleketinden gelmiş dernekten abileri sayesinde bir kundura ustasının yanına verilmiş bu “cahil” adam dernekte hizmet ediyor hatta okumuş adamların içinde bulunmaktan çok mutlu oluyordu. Kunduracı Kerim Usta daha çırakken takıldığı derneğe gelip giden bu üniversite öğrencisi çocukları birer kahraman olarak görüyordu. Dava bu adamların sırtında yükselecekti. Bu adamlar memleketi değiştireceklerdi. Ve bu hikâyenin bir parçası olmak, çay getirerek de yerleri süpürerek de olsa parçası olmak, Kerim’i çok mutlu ediyordu. Bir kutsalı vardı. Kendi durumuyla barışıktı. Kerim kendi durumunu biliyor ve bu durumda elinden gelenin en fazlasını yapmaya çalışıyordu. Derneği bekliyor, çay demliyor orada oluyordu. Öyle ki kapının ucuna oturuyordu. Ortamı bozmamak ve belki haddi aşmamak adına. Gece, gündüz emre amadeydi Kerim: -Kerim -Buyur Murat abi ! Güzel de gitti her şey başlarda. Fakülteler bitirildi okullar okundu. Mezun olup giden talebeler başarılı oldu. İş sahibi oldular. Dernekte konferanslar, seminerler geceler düzenlendi. Dergi çıkarıldı yıllarca. Bu devran böyle baya sürdükten sonra rüzgâr kesildi. Derneğe gelen çocuklardan Erzurumlu Yunus ve Ayhan siyasete atıldı. Yunus kesmem dediği sakalını kesti. Olmam dediği siyasetçilerden oldu. Aksekili Asım Bey profesör olmuştu. Neslihan ve Fetanet hanımlarla evlenmişler. Eşraftan ailelerle dünür olmuşlar ve hayatları oldukça başkalaşmıştı. Sadece maddesel anlamda değil manen de dernekteki hallerinden eser kalmamıştı. Daha frapan ve dünyevi bir yaşam tarzı içerisinde sıradanlaşmışlardı. Başlangıçta değiştirmek istedikleri yerleşik anlayışın bir parçası olup dönemin elitlerinden kabul görünce dava unutulmuştu. Asım Bey’in oğlu İlhan babalarının hayatını sorguluyordu. İlhan’ın sorgulamaları ve gösterdiği ilkesel duruş babasını bir iç hesaplaşmaya götürüyordu. Murat Bey yayınevi açmış ve hakkını yemeyelim davanın değerlerinden kopmamak adına en çok o mücadele etmişti. Yalnız kaldı ve yenildi. Kelimenin tam anlamıyla yenilmişti. Yine de müflis bir tüccar ve mağlup bir komutan gibi davranmak zoruna gidiyordu. Yenilgiyi kabul etmeyerek basmaya mecbur kaldığı yemek kitabını dahi davadan temellendirmeye çabalarken komik duruma düşüyordu. Diğer arkadaşlarının aklında hep bir Murat mahçubiyeti vardı. Davaya en büyük sadakati gösteren ve direnen bu adam yalnız bırakılmıştı. Nihayet mağlubiyetin bir sebebi de yanında olmayan arkadaşlarıydı. En erken Murat Bey vefat ediyor ve Kunduracı Kerim Usta mezar başında gözyaşı döküyordu. Peki tüm bu hikâyede bir köşede saklı kalan Kerim ne olmuştu. Kerim neyi temsil ediyordu. Ben size söyleyeyim: bu hikâyede Kerim herkesin vicdanını temsil ediyordu. Herkesin döneceği merkezi temsil ediyordu. Kerim, derneğe ve davaya yürekten, samimiyetle ve hiçbir beklenti olmadan bağlanmaktı. Kerim’in elleri kir pas içindeydi. Arada çivi batıyordu. Baya temizleniyordu akşam toplantılara gelmeden evvel. Uçta, kenarda oturuyordu Kerim. Sonradan büyük adam olan bu abilerinden bazıları da dudak büküyordu Kerim’e. Bunlara rağmen Kerim derneğin ortasındaki çınar ağacı gibi durdu orada. Kitaplar, artık çıkmayan dergiler tozlandı ama Kerim oradaydı. Kapı kilitli kaldı. Aylarca yıllarca gelip giden olmadı. Ama Kerim, ustası ölünceye kadar bekledi. Medresenin karşısındaki bu dükkândan ayrılamadı bir yere. Bırakıp gidemedi bu davayı. Babamı pandemide kaybettik. Memlekette bir zeytin ağacının gölgesine sırladık. Kunduracı Kerim Usta da sırlanmıştır elbet bir yerlerde. Bu hikâyede Kunduracı Kerim Usta’nın temsil ettiği değerleri insanlara hatırlatmak için şiir yazıyorum yıllardır. En çok da kendime hatırlatmak için. Dernek, oradaki çay ocağı, yakılan cigaralar, edilen muhabbetler, okunan kitaplar, çıkarılan dergilerin heyecanı... Hayatta varılacak hiçbir yer, o dernek kadar güzel değil. Zor olan o dernekleri bir daha kurmak değil, çok daha iyileri kuruldu. Ama Kerim Usta bulabilir miyiz bir daha? O samimiyeti, o bağlılığı? “Toparlanın gitmiyoruz !” * *İsmet Özel, Of Not Bein A Jew. *İsmet Özel, Gerçek Hayat dergisi.


Santiago Nasar’a mektup

M. Fatih Kutlubay

Selamdan sonra;

Sevgili Santiago. Sana bu mektubu yazmadan önce işleneceğini herkesin bildiği cinayetinin hikâyesini yeniden okudum. O kırmızı pazartesi günü gözümün önünde bir kez daha canlansın diye. Uzaklardaki bir yakınım uzun zaman sonra hatırıma geldi hikâyenle birlikte. İçimde yazma isteğinin kıvılcımlandığı, herkese ve her şeye hikâye nazarıyla baktığım zamanlarımda dizginlenmeyen anlatma arzumdan bahsediyorum.

Her şeyden önce Kırmızı Pazartesi’yi tam üç defa elime alıp üç sayfa sonra bıraktığımı itiraf etmeliyim sana. Sonrasında ise üç defa baştan sona okuyacağımı bilemeden elbette. Çünkü bazı hikâyeler Santiago, vakti gelene kadar kendilerini mühürlüyor.

Santiago Nasar. Gabo, sana bu adı verirken Nasar’ın “yardım” kelimesiyle bağını biliyordu muhakkak. Zira ancak onun gibi bir oyunbaz, alnına vurulan ölüm damgası sebebiyle dostlarının hatta öz annesinin bile yardımı yetişmeyen birine bu adı vermeyi akıl ederdi. Bu oyunlar da olmasa Sucre’deki dostlarından Cayetano Gentile’in cinayetinin temsili olarak seni nasıl yazabilirdi ki? Seni vurdumduymaz biri olarak resmetse de ölürken bir demet gül gibi kucağında taşıdığın bağırsaklarını anlatmak eminim onun için de hiç kolay olmamıştır.

Sevgili Santiago, Cayetano’nun ailesinden kimse hayatta kalmayana dek yalnızca Gabo’nun muhayyilesinde gezinip durduğunu sen de biliyorsundur. Anlatma zamanı geldiğinde bile annesinin öğüdünün aklının kenarında olduğunu: “Senden bir ricam var. Cayetano benim kendi oğlummuş gibi davran.” Ne yaptığın ne yapmadığın, masum mu yoksa bir günahın taşıyıcısı mı olduğun önemli değil. Önemli olan, senin başına geleceklerin herkesçe biliniyor olması ve yine de herkesin bu bilginin ağırlığını taşımayı reddetmesiydi. İşte Gabo o ağırlığı sırtlamayı seçti seninle. Üstelik tam otuz yıl boyunca doğmasını beklediği bir bebek gibi içinde taşıdıktan sonra. Hikâyen, ölümün gündelik hayatta kol gezdiği, o zamanın Kolombiya’sında Gabo için her sabah yeniden doğan ve her öğlen yeniden ölen bir hikâyeydi. Bazı şeyleri anlatmanın yıllar alabileceğini, insanın içinde kıvrılan sözlerin saati gelene dek dışarı sızamadığını, vakti geldiğinde ise ancak kelimelerle var olabileceğini sizden öğrendim.

Santiago, sen bu romanda, kırmızıya boyanan o pazartesi günü insanların işitip de kulak asmamayı seçtikleri tüm seslerin yankısı olarak her şeyin merkezindeysen de hikâyeden en az payı da alan yine sendin. En az seni tanıdık. Merkezin merkezliğini silerek anlatmanın yolunu seninle öğrendim. İyi bir hikâyenin etrafına binlercesini ekleyerek bitimsiz bir ağa nasıl dahil olabileceğini, bir kişinin hikayesinden binlere nasıl ulaşılabileceğini. Koca kasabadakilerin hikayesini kapı kapı dinledim sayende. Kör satıcının, munis Arap göçmenlerin, yaşlı fahişe Cervantes’in, horoz ibiği çorbası içen kibirli piskoposun, dul Xius’un ölen karısının yaldızlı bir kuşa dönüşünün, hayalet köle gemilerinin... Dahası büyünün sıradanın içinde gizlendiğini ve kendini açık edebilecek olağanüstü bir hakikat bulduğunda ortaya çıkabileceğini de. Ölümün sıradan olan her şeyi büyüleyebildiğini yine senin hikayenle öğrendim.

Dünyada anlatılan hiçbir ölüm seninki kadar geliyorum diyerek gelmemiştir diyordu anlatıcı. Daha ilk satırlarda ilan edilen ölümünle belirsizliğin ve sürükleyiciliğin kurmacada başat unsurlar olmadığını anladım. Hatta bunlarla nasıl alay edilebileceğini de. Sonun biliniyor olmasının yarattığı gerilimi, hikayeni okurken tattım. Neticeden haberdar olan ve o netice üzerinden bir geçmiş kurgulayan gazetecinin yaşadığı gibi.

Her duyarsız bakışta, her kayıtsız suskunlukta, ölüm adım adım sana yaklaşırken kollarını önlerinde bağlayarak; kapılardan, pencerelerden ve balkonlardan seyre duran her insanda toplumdaki derin ve onulmaz kayıtsızlığı gördüm.

O meşum olayla ilgili neler düşündüklerimi soracak olursan. Üzerinden yıllar geçen ilk gençliğimin ve Kırmızı Pazartesi’yi üçüncü kez okumamın ardından senin o evliliğin beş saat içinde sona ermesindeki payını sorgularken buluyorum kendimi. Hakikatin her zaman insanın gözünün içine sokulanda, anlatıcının ortaya attığında bulunamayacağını öğrenecek kadar çok kurmaca okudum sanırım. Bu yüzden anlatıcı dahi senin suçluluğun konusunda tereddütlü iken ben seni masumiyet karinesinden fazlasına tâbi kılabiliyorum. Angela’nın yıllar sonra kâtili işaret etmek için adını verip “Oydu.” demesi umurumda değil üstelik. İlk gençliğin kurban taşlarına döndüğü insanlık tarihinde iftira ilmeği boynuna geçenlerden biri gibi görünüyorsun olduğun yerden. Dalgalı saçların, göçmen çehren ve saf ketenden beyaz takımınla. Ağzında hep aynı cümle: “Beni öldürdüler Wene Hala.”

Şimdi bu mektubu yazıp zamanın bir yerinde açılacak bir şişeye koyuyorum. Belki bir gün, bir sabah vakti, dalgın bir anında ellerine ulaşır. O zaman şaşkınlıkla okursun. Hikâyenin sonunu değiştiremeyiz, biliyorum. Olsun, yine de yazmak istedim. Çünkü dünyanın ağırlığını hafifleten ancak sözlerdir.

Sonsuz sabahların birinden selamlar...


Sessizliğin gürültüsünde nemide’ye bir sesleniş

Gülnaz Eliaçık Yıldız

Sevgili Nemide,

Seninle ilk karşılaştığımız zamanı hatırlar mısın bilmem, benim aklımdan hiç çıkmadı. Bir yaz günüydü, açık yeşil bir rengi vardı evinin. Evin diyorum evet, çünkü her kitap kahramanının evidir bir bakıma. Evinin en son odasına geldiğimde duvarı yıkılmış bulmuştum, o yırtık sayfanın okuyamadığım kısmının hüznünü hâlâ içimde hissederim.

Aslında ikimizde bu dünyanın yerlisi değildik ama ikimizin de ortak bir kaderi vardı, doğmuş olmak! Mesela henüz on beşimdeydim sayfalarını çevirdiğimde, aklımda yazmakla ilgili en ufak bir fikir yoktu. Sense on altı yaşında körpe bir genç kız. Hikâyeni okurken altını çizdiğim satırları, elimdeki pembe kalemi, ne için not aldığımı bile bilmeden o cümleleri küçük bir kâğıda yazışımı anımsıyorum. Benim için kıymetliydin çünkü annemin gençliğinden bana yadigârdın. İlk o okumuştu seni, sonra ben. Aynı satırlara farklı zamanlarda gözlerimiz değmişti. Ama bugünden o güne baktığımda, biliyorum ki aynı duyguları hissederek gezinmiştik kalbinin içinde.

Fulford, hikâyecilik tüm edebi sanatların anasıdır ve okuyan herkes zaman zaman onun kalıcılığı üzerine düşünür, diyor. Belleğimin kuytu köşelerinde kalan adınla ve o büyük aşkının talihsiz öyküsüyle anımsıyorum seni. Doğumun annenin bu dünyadan gidişine gebeydi. Bu yük omuzlarına öyle ağır geldi ki, senin ömrün de pek uzun olmadı.

Halit Ziya, güzelliğini öyle muazzam betimliyordu ki gözümün önünde öylece salınarak yürüyordun. Sanki seni okumuyor da izliyordum; kıvırcık kirpiklerin, koyu mavi gözlerin, zayıf ve çelimsiz vücudun… Babanla bahçede gül toplarken gelen mektubun Nail’den olduğunu öğrenince ne çok sevinmiş ama belli etmemiştin. Kelimeler de bazen böyle Nemide, coşkuyla sevinirken bile kendi düzenlerini senin gibi korumak zorunda. Bazen belli etmeden anlatmak, sezdirmek, bazense aleni bir şekilde, olan bitenle haşır neşir etmek okuyanı ama hepsinin sonu, Halit Ziya’nın seni kelimelerle çizerken tuttuğu kalemin ucu işte…

Baban Şevket Bey, annenin acısına dayanamayıp seni Doktor Osman Bey’e emanet ettiğinde çok küçüktün. İki yıl sonra geri gelip yanına aldığında ise annene ne kadar benziyordun. Belki de seni yalnız bırakıp gitmenin yüküyle, üzerine fazlaca düştü baban. Ya da annenden sonra seni de kaybetme korkusu sarıp sarmaladı içini, kim bilir… Bu yüzden istediğin her şey yapılıyordu.

Amcanın oğlu Nail’i delice seviyordun. Artık aşk, kitapların sayfasında alelade bir nesne gibi Nemide, klişe diye yazmıyor kimse! Hiçbir cümle ötekine benzemek istemiyor. Kimsenin ayak basmadığı, tuhafın tuhaf sayılmadığı romanlar yazılıyor. Zaman kendi kelimelerini doğuruyor. Halit Ziya’ya yazarların aşktan bunca köşe bucak kaçacağını, sayfaların arasında iki karakterin kısacık bir diyaloğuyla öylesine yazılıp geçileceğini söyleseler inanmazdı belki. Kimse ince hastalıktan ölmüyor artık, çelimsiz, zayıf ve hastalıklı kadınlar yok öykülerde, romanlarda. En iyi ihtimalle yatalak kalıyor bizimkiler, başlarına gelen amansız bir kazayla ya da ne bileyim bir doktor ihmaliyle mesela…

Amcanın oğlu Nail, onun adı geçince evde kalbinde bir heyecan, yüzünde pür neşe. Ne çok seviyordun Nail’i. Sen beş yaşındaydın hani, bir kutu şekerleme ile girince bahçe kapısından Nail, yerinden fırlayıp koşmuştun ona doğru, iri mavi gözlerini dikmiştin ona, “Al, sana getirdim.” deyip vermişti şekerleme kutusunu eline. “Bak baba, Nail bana ne getirdi!”

Nail’in sana getirdikleri götürdüklerinin yanında bir hiçti elbet. Pazar ve cuma günleri size gelirdi, bu yüzden sadece bu iki günün adını ezber ettin küçücükken. Azıcık geç kalsa kı yametler kopardın. Öyle haklıydın ki! Etrafında aşçının kızı Nergis’ten başka çocuk yoktu ki doyasın oynamaya. Bir bakıma Nail senin oyun arkadaşındı. Babanın senden sonra en çok sevgi gösterdiği kişiydi. Sen Nail’i değil de kimi sevecektin Allah aşkına!

Babanla birlikte Kâğıthane’ye gezmeye götürmeye evinden almaya gittiniz hani Nail’i, odanın kapısını açan o çekingen elin sahibini gördükten sonra kalbin hiç eskisi gibi olmadı. Teyzesinin kızı, dediler adı Nahit. Daha o gün anladın Nail’le aralarında özel bir bağ olduğunu. Bu bağa rağmen Nail’le nişanlandın sandın ki sevdiğin gibi sevecek seni. Böyle olmaz romanlarda Nemide, biri hep daha çok sever diğeri hep bir başkasını! Nahit senin zayıf bedenine, hasta haline bakıp aşkını kalbinde taşıyor, kaderine razı oluyordu. Ama her kadın gibi sonunda anladın sen de. Daha az sevilmeye razı gelmediğin o yüzüğü çıkarıp Nail’e verdiğin için seni bir kez daha sevdim.

Ve evinin kapısı kapandı Nemide, yirmi yıl sonra seninle yeniden buluştuğumda bildim ki bedenin bu aşkın vücudundaki tesirine yenildi. O zaman da tahmin etmiştim bu sonu. Çünkü ölümle biten her son etkileyicidir, mutlu son yazılmaz bizim romanlarımızda. Kederi tutar, mutluluğu kuş gibi uçururuz biz.

Ben olsaydım Nail’i seni çok severken yazardım, Nahit’i araya hiç karıştırmazdım belki ama bir rakip de lazım geliyor değil mi? İnadına mutlu son yazacaktım sana işte, kimse okumayacaktı o zaman belki, adın duyulmayacaktı. Nur içinde uyu Nemide, seninle yeniden konuşmak güzeldi…


Beyaz Gemi’nin “Çocuk”u

Gülsüm Uysal

Sevgili Çocuk,

Adını bilmiyorum. Belli ki hiç bilemeyeceğim. Bilinmezliğin geniş arazilerinde onlarca isimle koşacağım arkandan ama ben yine çocuk diye sesleneceğim sana. İçinde senin olduğun sohbetler edeceğim bıkıp usanmadan ve hikâyemizi anlatacağım herkese taa en başından.

Büyük sayılmazdım tanıştığımızda. Bir dişçinin kitaplığındaydın. Rafta, diğerlerinin yanında keşfedilmeyi bekliyordun. Beklerken olmuştu aslında her şey. Dişim çekilecekti ve korkuyordum. Çünkü dişçilerden korkardı çocuklar. Pırıl pırıldı sayfaların. Seni hemen oracıkta tanıyabilir, hatta belki izin alıp yanımda bile götürebilirdim. Dahası, her şeyi unutabilirdim yanındayken. Çocukların böyle tuhaf huyları vardır bilirsin. Bir anlığına unutur, olmadık zamanlarda da hatırlayıveririz. Biliyor musun o gün sayende aklımdan uçup gitmişti korkularım.

Senin başköşesinde olacağın ve hayatımı şekillendirecek o kitaplığı ilk kez o gün istemiştim ailemden. Böylece sana kolayca ulaşabilecektim. Nasıl desem -bunu zaten biliyorsun -yıllarca çeşit çeşit kitaplar okudum; yüzlerce, belki de binlerce. İçlerinde çok sevdiklerim oldu- bu yalan değil- hiç unutmayacaklarım da oldu -bu da yalan değil- Ama gel gör ki, hiçbirine buraların çiçeklerini, ağaçlarını anlatmak istemedim. Sahi sana manolyalardan, servilerden, çitlembiklerden ve çınarlardan bahsetmiş miydim? Peki baharın gelişini müjdeleyen mimozalardan, yazın bitişini haber veren lavantalardan?

Bazen düşünüyorum da – doğrusu sık sık- duyarlılığının muhakkak bir bedeli olacaktı değil mi? Her şeyin fazlasıyla farkındaydın. Ne diyordu deden seninle ilgili “Mısır koçanı boyunda bir çocuk daha ama büyük adam gibi karakter sahibi.” Belki de buydu en büyük kusurun. Bu kadar derinden hissetmeseydin ya da ne bileyim yaramaz bir çocuk olsaydın üzülmezdin, üzülmezdik değil mi? Hayır, hayır! elbette seni suçlamıyorum. Aksine, seninle gurur duyuyorum. O kayalara öyle güzel isimler bulmasaydın ve yanından geçip gitseydin her şeyin, nasıl tanırdık ki birbirimizi, öyle değil mi? Etrafına merakla bakman, her defasında hayran kalacağın bir neden bulman, eşyayı dahi incitmeden sevmen…Seni diğerlerinden ayıran bunlardı işte. Her şeyi görüyordun her rengi, her ayrıntıyı. Cılız bir dal, küçücük bir taş bile anlam kazanıyordu sen baktığında. Çantanı da bu yüzden sevmiştin, kayalara da bu yüzden isim vermiştin. Ah çocuk ne güzeldin, ah çocuk sen hep güzelsin.

Neden sonra anladım ki, seni ne vakit düşünüp konuşsam, çenesi düşüyormuş kalbimin. Durmadan, yorulmadan yazmak isteyişimin nedeni buymuş meğer. Samimiyetine, doğallığına özeniyorum her defasında. Gölgede bırakıyorsun abartılı olan her şeyi. Dikkatimi sadece sana verdiğimde -ki ben sembolleri bir kenara bırakıp yalnızca masum dünyanda kalmayı tercih ediyorum çünkü aradığım her şey orada- toprağımın altından ağır ağır sular akıtıyorsun. Güçlendiğimi, dallanıp budaklandığımı hissediyorum.

Etrafındaki kötülerden bahsetmek istemeyişim, yazık ki onları yok etmiyor. Artık biliyorsun, her şey zıddıyla mevcut. Seni nazarımda bu kadar kıymetli yapan, belki de etrafındaki kötülerin, vurdumduymazların varlığıdır. İyi kötünün yanında parlıyor, kötü, iyiyle eziliyor. Kafan karışmadı ya? Benimki de laf! Sen zaten her şeyi fazlasıyla anladığın, kötülüğü reddettiğin için balık olmayı istemedin mi? Her defasında senin kadar cesur olamadığım için kendime kızıyorum.

Kimsenin inanmaya layık görmediği şeylere inanıyordun sen. Bir gün Beyaz Gemi’yle babanın geleceğine, okula gideceğine, Maral Ana’ya… Bana sorarsan, bu söylediklerime inanan birisi daha vardı: deden. Sırf bu yüzden seni okula götürmüyor muydu zaten? Maral Ana masalını da sana o anlatmamış mıydı? Hem dürbününü deden almamış mıydı? Artık kızma, büyükler de hata yapar bazen. Tamam, hiçbirimiz senin kadar cesur olamadık belki ama deden seni çok seviyordu. Seni en çok deden seviyordu.

Öyle güzel bekliyordun ki, en güzeli bu diyordum içimden. Hangimiz bekledik bir eşikte senin kadar? Birinin kızdığını, şaşırdığını, korktuğunu görebilirdik pekâlâ ama beklemek öyle miydi? O yalnızca hissedilebilen bir şeydi. Ve sen çocuk bekliyorum demeden, kimsenin ayağına dolanmadan, ağırbaşlı ve sakin ne çok bekledin. Seni uzaklarda aramayacağım hiç, ulaşabileceğim bir mesafede beni beklediğini biliyorum.

Hâlâ merak ettiğim şeyler var aslında. Defterinin kenarları kırışır mıydı senin de? Yazın güzel miydi? Dürbünün uzağı ne kadar gösteriyordu? Beyaz Gemi nasıldı? Çantanın içinde neler vardı? Görüyorsun ya hep diri bir merak var sana dair. Belki de budur seni diğerlerinden ayıran: taze ve dipdiri bir merak. Eskimiyorsun. Görünen o ki eskimeyeceksin.

Senin iki masalın vardı, bunu hiç unutmadım. Belki bir masala sığamayışın, onlarcasının arasından çekip çıkardı seni. Bir masala sıkışıp kalsaydın ya da ne bileyim balık olmasaydın, aklımda yer etmezdin bu kadar. Ne zaman kaybetsem yönümü yazı yolculuğumda ve ne zaman sıkışıp kalsam kelimelerin arasında, aklıma hemen balık oluşun gelir. Kayalara verdiğin isimleri, taşlarla gevezelik ettiğin anları düşünürüm. Derlenip toparlanırım hemen. İşte bu yüzden hikâyemizi böyle pat diye bitirmemeliyim. Bir son lazım şimdi ikimize. Çocukluğumun üstünde biriken tozları her defasında yeniden silkelediğine mi sevinsem, balık olup gidişine mi üzülsem bilemedim. İyi ki tanımışım seni çocuk ya hiç tanımasaydım…


Adnan’a mektup

M. Tuğrul Çolak

Sevgili Adnan Merhaba

Dönemler geçtikçe etraf daha karmaşıklaşıyor. Ama saydamlaşıyor attığım bakışlar. Senden farklı olarak.

Okumak yazmak hevesimin büyük ideallerle örtüştüğü ilk gençliğimden bu yana. Kitaplar da her şey gibi idealist düşüncenin, tasarıların, mücadelenin bir vasıtası idi benim için. Kitaplarla yoldaşlığım rahmetli babamla başladı. Babam da senin gibi bir mücadele adamı, gazete yazarıydı. Evin bölük pörçük raflarında, oymalarında onun kitapları ve hatıralarıyla büyümekle edebiyata sadece estetik duyarlılıkla yaklaşabilmek mümkün değildi. O da tıpkı senin gibi mücadele hayatında hep hayal kırıklıkları yaşamıştı. Hayal kırıklıkları sadece hikâyeyi değil düşünceyi de katmanlı hale getiriyor. Herkesi ve her şeyi okuyup kendinde alfabeyi bile sökememek bir huy oluveriyor. Bu ülke her döneminde ideali olanlara, mücadesine anlam ve aşk katan her gence bir gün koca bir hayal kırıklığı armağan ederek onurlandırıyor.

Sevgili Adnan, ben de daha ilk gençliğimde kendimin odağında büyük fikirlere inandım. Senin köşene çekilip de bir türlü tamamlayamadığın romanın gibi kurmacalarım, şiirlerim, düşünce yazılarım vardı. Neyi, nasıl, ne kadar düşündüğünü bile henüz keşfedemeden... Yazmak aslında tamamlamakla ilgili bir şeymiş. Tefrikalardan sonra hemen hiçbir edebi metin parçalı haliyle yayımlanmadı. Teknik olarak eksilterek ama gövde olarak bütünlenerek vücuda gelen bir şeydi edebiyat. Hele ki şiir... Senin mücadele azmini, ülke sevdanı kendime örnek alırken ömrünün sonuna bırakmamayı yine senden öğrendim. Sen mücadelen ve savrulmaların arasında romanını bitiremedikçe ben yazdılarımı bir insan bedeninden sayfaların kitapların bedenine kavuşturmayı arzuladım. Çünkü senin hayatta en ihmal ettiğin şey romanın ve sağlığındı. Ben seni tanıdıktan sonra bu ikisine daha çok sahip çıkmakla yükümlüydüm artık.

Sevgili Adnan, sen ben dediğimiz işte bu topraklar, hevesler, insanlar. İşte sen nasılsan bu ülke de öyle. Dünün mağdurları bugünün mağrurları. Dünün değerleri bugünün vasıtaları. Ben bunları önce babamın hatıralarından sonra senden öğrendim. Bu kadar dalgalı denizde yol alan ülkemde olan bitene şaşırmamayı senden. Her dönemin kendine has yontulmuş doğruları ve alkışları olduğunu senden. Hayret duygusunu kaybetmeye başlamak kalbinden de kayıplar verdiriyor insana. Şaşırtmıyor kim ne yapsa. Kalbinden verilen kayıp yeni ve büyük acılara da müsaade etmiyor. Ruhu azalmış, duyguları çekilmiş, nötr mü nötr, bir çekimsizlik hali. Ne aşk, ne iş, ne sen, ne bilim, ne sanat diye boşluğa isyan ederken “Hayatımızda tek doğru şey sanattır. Hayattan bile kuvvetli olan sanat! Görüyor musun? Dışarıda ehemmiyet vermeyerek görüp geçtiğimiz şeylere sahnede ağlıyoruz.” deyişini hatırlıyorum Süheyla’nın bir tartışmanızda. Ömürde karşımıza bir Süheyla, bir Raif efendi ya çıkar ya çıkmaz. Yaşamadıkça bilinmiyor mu, ne dersin? Yitirmedikçe kıymet bilinmiyor mu, ne dersin?

Yazmakla dünyada bir yerlere ayaklarım bassın istiyorum. Hayat ve ölüm, ben ve ülkem arasındaki illiyet kopmasın; hep güçlü kalsın istiyorum. Çok şey mi istiyorum? Yine ilk senden öğrendiğim “Yığın karnıyla düşünür, gözüyle öğrenir, kalbiyle kızar” demiştin. Peki bize rağmen, her şeye rağmen güzel kalabilen İstanbul bugün kaçıncı İstanbul Adnan, ya da ne kadar İstanbul?

Sen bütün fikirleri, kahramanlıkları, eksik bıraktıkları, zaafları ve aşkı, hastalığı ile tamı tamına bir insandın Adnan. Galiba ben de öyle. Tanrı’nın mükemmelleri değil, tamı tamına insan kalabilenleri daha çok sevdiğine inanırım hep. Bu yüzden müsterihim, ikimiz için de, yazdıklarımız için de. Esenlik içinde ol...


Elizabeth Bennet, zaman nereye gitti?

Asude Akman Sönmez

Kıymetli dostum Elizabeth Bennet,

Bugünlerde kendime sıkça sorduğum bir soru var: Zaman nereye gitti? Bazen gözlerimi kapatıyorum ve sabahın erken saatlerinde kuş sesleri arasında, annemin bahçeli evinde seninle muhabbet ettiğimiz günleri hayal ediyorum. Henüz dünya üzerimize bu kadar ağır yükler bırakmamışken, çocuklukla genç kızlık arasında bir yerde, hayallerle gerçekler arasındaki o ince çizgide buluşuyorduk seninle. Şimdi ise başka dünyaların, başka mecburiyetlerin içindeyim. Gündelik hayatın koşturmacası içinde seninle yaptığım o sessiz sohbetler sahici birer hatıra olarak en içimde soluk alıp veriyor.

Muhabbetimiz bende her zaman ilham tomurcukları oluştururdu. Öyle ki içim içime sığmaz, durduğum yerde duramaz, kalemi elime alır saatlerce akardım; bir nehrin bahar gelince coşkun bir şekilde denize ulaşma telaşı gibi. Şimdi ise kendimi o denizin içinde kaybolmuş küçük bir balık gibi hissediyorum. Hafızası kısa olduğu söylenen balıklar gibi geçmişimi ve kalemi nasıl tuttuğumu gitgide unutuyorum. Parmaklarım paslanmış, kelimelerim körelmiş; eskiden silah gibi kuşandığım cümlelerim şimdi sadece içimde dönüp duran, unutulmaya yüz tutmuş fısıltılara dönüşmüş.

Elizabeth, bu mektubu sana yazmayı seçtim çünkü sen benim hem gerçekleşen hem de gerçekleşmeyen hayallerimin temsilcisisin. Hikâyeni ilk okuduğumda sende kendimi görmüştüm. Kendi gerçekliğinden kaçmak için kitapların dünyasına sığınan, içinde bulunduğu çevreden rahatsızlık duyan bir genç kızdın sen de. Okumak bizim için sadece bir bilgi edinme aracı değildi. Aynı zamanda bir sığınaktı. Kitapların dünyasında kendi zihnimizin içinde yaşıyorduk. Tıpkı senin gibi bütün çocukluğumu ve genç kızlığımı hayal kurarak geçirdim. Hayal kurmak var olmanın bir yoluydu adeta. Fikirlerimizin bir öneminin olmadığı günlük hayatımızla bu şekilde başa çıkıyorduk. Gerçeklerin keskin sınırlarına karşı içimizdeki özgürlüğü keşfetmenin en güvenli yoluydu.

Kurduğumuz hayallerden bambaşka yollar seçtik elbette. Ama inanıyorum ki bu yollar tahayyül ettiğimiz yaşam biçimlerinden çok daha farklı olsa da, bambaşka dünyaların var olduğunu anlamamızı sağladı. Bu demek değil ki seçtiğimiz yollardan pişmanlık duyuyoruz. Aksine, hayatın tahmin ettiğimizden çok daha derin olduğunu fark etmemize ve içimizdeki bambaşka benliklerin birer birer tezahür etmesine vesile oldu. Kendi yazdıklarımızın dışına çıktık ve bambaşka hikâyelerde var olabileceğimizi öğrendik. Hayal gücünün en güzel yanı ise onu hiçbir zaman tamamen kaybetmememiz. O hep orada, heybemizde saklı duruyor. Biz mola versek bile dünya bizi o köşede bekliyor.

Ne zaman ki yalnızca okumaya değil, yaşamaya da karar verdik, işte o zaman o saf ve naif genç kızlık dönemi geçmişte kaldı. Artık ayakları yere basan, gerçek dünyayı görebilen, kendi kararlarını kendi alan kadınlara dönüştük. Bu dönüşümde senin varlığının izlerini görmemek mümkün değil. Zira sen, dar kalıpların çizdiği yolları değil, kendi aklının ve kalbinin işaret ettiği patikaları tercih eden bir genç kadındın. İçinde yaşadığın dünyanın senden beklediklerini bilsen de, kendi değerlerini bunların önüne koymaktan çekinmedin. Olaylara dışarıdan bakabilme becerin ve zaman zaman alayla karışık hakikati dillendirişin, beni erken yaşta düşündürmeye başlamıştı. Belki de bu yüzden, çevremle kurduğum mesafede ve hayata biraz eğilerek bakabilme halimde sana benzeyen bir taraf vardı.

Seninle kurduğum bu sessiz yakınlık, hayata karşı içten ama sorgulayıcı duruşumu besledi. Seni okurken insanın kendi iç sesine güvenebileceğini, bir kadının düşüncelerinin ve sezgilerinin bir başkasının onayına ihtiyaç duymadan da kıymetli olabileceğini fark ettim. Senin cesaretin bende her şeyi değiştirmedi belki, ama bazı şeylere başka türlü bakabilmemi sağladı. İşte bu yüzden, aradan geçen bunca yıla rağmen hâlâ sana yazmak istedim.

Ben de senin gibi o iç sese kulak vermeye çalıştım daima. Verdiğim kararlarda, seçtiğim yollarda kendimden başka kimseye hesap vermeden ilerlemeyi düstur edindim. Kalemimle birlikte oluşan kimliğimde senin de payın var diyebilirim böylece.

Sevgili dostum,

Sana bu mektubu yazarken aslında gençliğime, ilk hayallerime ve kelimelerle kurduğum bağa hitap ediyorum. Benim için okuduğum karakterler vefa göstermem gereken dostlar gibi oldu hep. Şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki yazdığım cümlelerde ve hikâyelerde bütün bu dostlarım her zaman yerlerini bulmuşlar. Bu yüzden ne zaman içimde yazma arzusu yeniden filizlense, bil ki o köklerden biri de sensin.

Sevgiyle ve minnetle,

Asude


Sevgili Homongolos

Ayşe Nur Biçer

Sevgili Homongolos,Ya da Kaya Balığı demeliyim. Ortaokulda sizinle kelimeler vasıtasıyla tanıştığımdan bu yana, en çok bu isminizin detayları aklımda kalmış. İtiraf etmeliyim ki deniz üzerinde her seyahat edişimde ansızın boğulmak üzere olan birini görüp tüm yolcu ekibiyle birlikte onu canla başla yaşama döndürmeye çalıştığımı hayal etmekten kendimi alamıyorum. Sonrasında bu kişiyi vapura alıyor, nefes almasını beklerken ansızın kahkahalar atmaya başlamasıyla hepimize oyun oynadığını anlıyoruz her seferinde. Sonra insanların yüzlerini seyrediyorum. Şimdi böyle bir şey olsa ne tepki verirlerdi? Sanırım en zevk aldığım kısım da bu, şaşkınlık ve kızgınlığın ortak bir zeminde buluştuğu, her biri başka hücrelerden oluşmuş çeşit çeşit suratı gözlemlemek. Evet, doğru bildiniz, tüm bu zihinsel canlandırmanın nedeni sizinle erken yaşlarda tanışmış olmam. Hatta henüz hiç vapura binmemişken.

Tüm arkadaşlarım kardeş kitabınız Çalıkuşu’nu okuyup romantik hayallere dalarken ben neden sizin gibi bir kalpsize kapılarımı araladım, yıllar yılı sizi neden unutamadım, bunu çok düşündüm. Mutsuzluğun ve yolun karanlık tarafının cazibesine mi yormalıyız bunu? Ya da ileride şair diye anılacak bir kadın zaten ilk gençlik yıllarında bunlarla mı ilgilenir, demeliyiz? Belki ikisi birden, belki hiçbiri. Yalnızca o yaşlarda hayatın çift yönlülüğünü kavramanın getirdiği bilinç belki.

İnsanın büyürken, büyümek denen şeyin hiç bitmeyeceğini, yaşamının hangi aşamasında anladığı ne kadar da önemli Sevgili Homongolos. Ben bunu otuz yaşımda bir an uykudan uyanır gibi anladım. Sizin gibi, bedenini gelecek tehlikelere karşı taş gibi hazırlamakla kalmayıp ruhunu da öldürmeyi kendine görev bilmiş insanlara denk geldikçe kendi yolculuğum için de korkum artmaya başladı son yıllarda. “Bunda ne kötülük var, başka türlü yaşamda yaralanmamak mümkün mü hanımefendi?” diyorsunuz, duyuyorum. Ve çok kızıyorum size. Bir de kadınlara, zayıf yaratıklar, dersiniz. Neden bunca iyileşmek varken, yaralanmayalım efendim? Sizin kendi kalbinize bunca yıl yaptığınız şey, ona başkalarının yapabileceğinden daha kötü mü gerçekten? Bir kalbin yaratılışında neden bor kullanılmamış hiç düşündünüz mü?

Sevgili Homongolos, şu sıralar duyguların ikili yapısı üzerine düşünüyorum. Sizin mektuplarınızdan önce Sâra Hanım’ın mektuplarıyla karşılaşmamızın ve onun mektuplarına sizinkilerden daha büyük yer ayrılmasının bir tesadüf olmadığını düşündüğüm gibi. Sevgili Reşat Nuri, Sâra gibi ilgi maymunu kadınlara çok kızıyor olmalı. Sizin haklılığınız karşısında mest olmuş bir şekilde kitabın kapağını kapatmamızı dilemiş. Haklıların, haksızlardan her zaman daha kısa konuştuğu sanılır. Hayır, buna inanmıyorum, karşınızdaki bir kadınsa bu asla geçerli bir argüman değildir. Bir kadın uzun uzun anlatmak ister. Ancak sonra kenara çekilir. Ama bu bahsi uzatıp cinsiyet söylemine girmeyeceğim kıymetli Homongolos. Fakat şunları söylemeden gitmek de istemem. Biliyorsunuz, evrende her şey çift yönlüdür, biz insanlar sürekli daireler çizerek yaşarız ve yaşamımızın sonlanacağı yer aslında daha önce geçtiklerimizin içindedir. Ne acayip değil mi? Yaşamda bize bir gölge verilir, ona basmaya cesaret edip edemediğimiz çok şey değiştirir. Belki de Sâra Hanım ve siz aynı kişisinizdir. Birbirinizin birer gölgesi. Olamaz mı? Acaba sevgili Kaya Balığı’mız, siz daha önce kendi gölgenizle hiç karşılaşmamış olabilir misiniz?

Sevgili Homongolos,

Bütün aşıkların hikâyesi birbirine benzer. İtiraf etmelisiniz ki, siz yaşamınız boyunca üzülmekten korktuğunuz kadar başkalarına benzemekten de korktunuz. Kaya gibi çehrenizin altındaki duygularınızın varlığını bir tek siz bildiniz. Bu bile size acı verdi. Mümkün olsaydı onları hissetmemeyi, görmemeyi, işitmemeyi seçerdiniz. Yıllar yılı en yakınlarınıza bile havaiyattan bahsettiniz, hakiki fikirlerinizi, duygularınızı bir an bile kelimelere döktüğünüz olmadı. İnsanın en büyük cezayı kendisine kestiğini fark edemeden ölmesi nasıl bir şey acaba?

Lütfen anlayın Homongolos, ya da bu defa Ziya demeliyim, siz bunca zaman kalp duvarınızı sağlamlaştırmak için yontmasaydınız Sâra Hanım kadar şımarık ve dolandırıcısına denk gelmeyecektiniz. Denk gelseniz de bu kadar hazin olmayacaktı sonunuz. Ölümünüzün ardından en çok bu söylediklerime üzülüyorum. Yine de insanın kendi kendine, “Sen artık oldun oğlum, onun gözlerinde büsbütün başka bir dünyaya baktın, artık yaşayamazsın,” demesi az şey değil. Bunu bir kez söylemiş olmanız, sizin yaşadığınıza dair en büyük tanıklık olarak kaldı mektubunuzu okuyan bizlere. İnsan hayata bunu söyleyebilmek için geliyor olamaz mı Sevgili Homongolos? Sâra Hanım’ın sizinle alay eden kahkahasını kafanızda işiterek ölseniz ne çıkar?


Hac deyince dediler ki

Suskunluğun ve yazının ustası: Kâmil Doruk

Yeni bir pencereden Ziya Paşa







Губернаторы России





Губернаторы России

103news.net – это самые свежие новости из регионов и со всего мира в прямом эфире 24 часа в сутки 7 дней в неделю на всех языках мира без цензуры и предвзятости редактора. Не новости делают нас, а мы – делаем новости. Наши новости опубликованы живыми людьми в формате онлайн. Вы всегда можете добавить свои новости сиюминутно – здесь и прочитать их тут же и – сейчас в России, в Украине и в мире по темам в режиме 24/7 ежесекундно. А теперь ещё - регионы, Крым, Москва и Россия.

Moscow.media


103news.comмеждународная интерактивная информационная сеть (ежеминутные новости с ежедневным интелектуальным архивом). Только у нас — все главные новости дня без политической цензуры. "103 Новости" — абсолютно все точки зрения, трезвая аналитика, цивилизованные споры и обсуждения без взаимных обвинений и оскорблений. Помните, что не у всех точка зрения совпадает с Вашей. Уважайте мнение других, даже если Вы отстаиваете свой взгляд и свою позицию.

Мы не навязываем Вам своё видение, мы даём Вам объективный срез событий дня без цензуры и без купюр. Новости, какие они есть — онлайн (с поминутным архивом по всем городам и регионам России, Украины, Белоруссии и Абхазии).

103news.com — живые новости в прямом эфире!

В любую минуту Вы можете добавить свою новость мгновенно — здесь.

Музыкальные новости




Спорт в России и мире



Новости Крыма на Sevpoisk.ru




Частные объявления в Вашем городе, в Вашем регионе и в России